CeyhunYılmaz


 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
mgg
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 284
ruh hali :
Kayıt tarihi : 02/10/08

MesajKonu: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Cuma Ekim 10, 2008 10:40 pm

Ahmet Altan (doğumu: 1950, Ankara), Liberal siyasi görüşlere sahip Türk
yazar, gazeteci. Ünlü yazar ve eski milletvekili Çetin Altan'ın oğlu,
İstanbul Üniversitesi İktisat Profesörü ve kendisi de yazar olan Mehmet
Altan'ın ağabeyidir.

Hürriyet, Güneş, Milliyet ve Yeni Yüzyıl
gazetelerinde uzun yıllar köşe yazarlığı yaptı. Bunun yanında, doksanlı
yılların ortalarında Neşe Düzel ile birlikte Star TV'de Kırmızı Koltuk
isimli tartışma programını hazırlamış ve sunmuştur.

2008 yılında
yayın hayatına başlayan Taraf gazetesinin Alev Er ile birlikte genel
yayın yönetmenliğini sürdürmektedir.Taraf gazetesi cesareti ve
demokratlığıyla öne çıkan bir gazete olmuştur.

Eserleri

* Sudaki İz
* Gece Yarısı Şarkıları
* Dört Mevsim Sonbahar
* Yanlızlığın Özel Tarihi
* Aldatmak
* İçimizde Bir Yer
* İsyan Günlerinde Aşk
* Karanlıkta Sabah Kuşları
* Kılıç Yarası Gibi
* Kristal Denizaltı
* En uzun gece
* Ve kırar göğsüne bastırırken
* Tehlikeli masallar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:38 am

Sudaki İz..

Killi bir toprak tabakası gibiydi içi; bedenini parçalayan öfke dalgaları bu tabakanın altına sızamıyor, üstünde birikip gittikçe büyüyerek şiddetleniyordu. Üstünde öfkenin biriktiği bu tabakanın altı ise bir köy gibi durgundu. Öfke, bu altta kalan bölgeye ulaşamıyordu. Orada küçük ve mutlu umutlar, temiz bir ev, saygılı bir eş ve okumuş bir köylünün dingin gülümseyişi vardı. Köylünün hareketsiz düşleri altta, kentlinin fırtınalı öfkesi üstte kalmış, Necip'in içini eski Mısır mezarları gibi katlara ayırmıştı.

Bir yıl olmuştu üniversiteye başlayalı, koca bir yıl geçirmişti kentte. Bir yıl boyunca okula gitmiş, sokaklarda dolaşmış, vitrinlere bakmış, sinemaların önünden geçmiş, otobüslere binmiş, denizi seyretmiş, geceleyin kentin ışıklarından ürkmüş, kadınların güzel koktuğunu öğrenmiş, öğrenci kahvelerinde oturmuş ve bütün bu yerlerde bir insan gibi değil de toz rengi pis bir bulamaç gibi dolaşmıştı. Bir tek kadın bile ona gülümsememiş, bir tek kızla el sıkışmamış, hiç kimse hiçbir konuda düşüncesini sormamış, parasız kaldığında kimse ona yemek vermemiş, onun da o kentte yaşadığını kimse fark etmemişti. Başka insanlar için Necip'in kentte olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, üzülüp üzülmemesi hiçbir önem taşımıyordu. Küçücük, minnacık bir ayrıntı bile değildi kentte. Yoktu. Var olamamanın acısı, çaresizliği, damla damla öfkeye dönüşmüştü. İlk başlarda bir tek gülümsemenin yok edebileceği kadar güçsüz, köksüz ve yapay olan bu öfke, o tek gülümsemenin olmaması yüzünden gittikçe büyüyüp güçlenmişti.
Yalnızca bir tek kişi fark etmişti onu. Bir sabah dersanenin açılmasını kalabalıktan uzakta, pencerenin kenarında tekbaşına beklerken, bir öğrenci gelmişti yanına.
- Ne o? demişti, seni hep böyle yalnız görüyorum, kimseyle arkadaşlık etmiyorsun.
- Arkadaşım yok.
Çocuk Necip'e bir sigara vermişti.
- Kimseyle konuşmazsan tabii arkadaşın olmaz. Herkes, arkadaşın burada, birsiyle konuştun da sana arkasını mı döndü? Niye uzak duruyorsun herkesten?
- Bilmem.
Çocuk, Necip'in omzunu tutup gülümsemişti.
- Ben de senin gibiydim ilk geldiğimde. Böyle oluyor insan kente ilk geldiğinde. Sen akşamüstü dersten sonra beni bekle. Benim adım Fikret.
Akşamüstü birlikte çıkmışlardı üniversiteden. Mayıs sonunun ılıklığı vardı kaldırımlarda. Birlikte bir kır kahvesine gitmişlerdi. Bodur meyve ağaçlarının altına serpiştirilmiş kırık dökük tahta masalardan birine oturmuşlardı. Köylerinden, kent yaşamının tatsızlığından, ailelerinin fakirliğinden, parasızlıktan söz etmişlerdi. Fikret, köyleri, köylüleri,kimsenin tekbaşına yalnızlıktan ve çaresizlikten kurtulamayacağını anlatmıştı.Anlattıklarının hepsi de Necip'in aklına yatmıştı. Birden her şeyi başka türlü görmeye, kendisinin güçlü bir insan olduğuna inanmaya başlamış, hemen önünde duran yepyeni bir dünyayı keşfetmenin coşkusuyla sevinmişti. Fikret, bu yeni dünyada Necip'e de yer olduğunu, ona da önemli görevler düştüğünü söylemişti. Ertesi gün okulda buluşmak üzere neşeyle ayrılmışlardı.

Ertesi gün gelmemişti Fiktret, onun yerine ölüm haberi gelmişti. Fikret'i vurdular, demişlerdi. Necip, yalnızca bir tek akşamüstünü birlikte geçirdiği bu en iyi arkadaşının ölüm haberini duyduktan sonra bahçeye çıkmış, bir taşın üstüne oturup tekbaşına bir sigara içmişti. Bir titreme gelmişti üstüne; sigarayı tutan elleri, bacakları,gövdesi her yanı titremeye başlmaıştı. Fikret'in ölümüne hem üzülmüş, hem de dehşete kapılmıştı.

Sınavları bile beklemeden o akşam ilk otobüsle köye dönmüş, bir hafta boyunca sokağa bile çıkmamıştı. Hep Fikret'in anlattıklarını ve onun vurulduğunu düşünüyordu. Kendisini yalnızlıktan,fakirlikten, sıkıntılardan kurtaracak olan kurtarıcıyı son anda yitirmiş gibiydi. Necip, ne yapması gerektiğini bir türlü bilemiyordu. Deli gibi bir öfkeyle büyük bir korku, içinde çarpışıp duruyordu. Necip ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu biliyor, kendini karar vermek zorunda hissediyordu.

Öfkeyle ve korkuyla kıvranan Necip birden kalktı. Burada tekbaşına kalmaya daha fazla dayanamayacağını anlamıştı. Gömleğini alıp köye doğru yürüdü. Kente dönüp Fikret'in arkadaşlarını bulmaya karar vermişti. Korkuyordu, ama yapacak bir şey de yoktu artık.

Sudaki İz (Kitaptan alıntıdır.)

Ahmet ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:39 am

Kendini Doğurmak...

...


Bütün değişik iklimlerde,değişik coğrafyalarda yaşayan,kayalık tepelere kızgın çöllere,buzlu steplere,büyük şehirlere,sıkıntılı kasabalara,tozlu köylere yayılmış binlerce değişik dil konuşan,değişik tanrılara tapanherbirinin peygamberi ayrı,ibadeti başka türlü,bahçelerinde yetişen meyveleri bile farklı bunca insanın arasına dalıp,kötülüğümün şahlandığı bir gün onların herbirini,tek bir cümleyle,dehşetin cehennemine fırlatıp ruhlarını korkuyla dağlayabilirim..

Şu bir tek cümle yeter buna:

-Gizlediğin herşeyi biliyorum.
Bu cümleyi duyduğunda,bir dağ kartalının pençelerine yakalanmış zavallı bir saka kuşu gibi titremeyecek kimse yoktur,şu koskoca yeryüzünün üstünde.

Gizlediğin herşeyi bildiğine inandığın biriyle karşılaştığında,ondan kurtulabilmek için onun yok olmasını ölmesini bile isteyebilirsin.
Cinayet bile geçebilir bir an aklından.

Ve,korkunç gerçek şudur.
Gizlediğin herşeyi bilen biri var..

O, sensin.

Seni ölesiye korkutan,geceleri rüyalarında,kabuslarında ortaya çıkan,bütün sırlarını bilen ve ölmesini dilediğin biri var,ruhunun derinliklerindeki o karanlıkların içinde.
Varlığının özü ve en büyük düşmanın,orada duruyor...

''Ben dürüstüm'' dediğinde söylediğin yalanları hatırlayarak sana alaycı bir gülümsemeyle bakan o içindeki karanlık.

''Ben güçlüyüm'' dediğinde,yanlızlık karşında nasıl solup canlanmak için insanların peşinden koştuğunu hatırlayarak seni küçümseyen o.

Gizlediğin herşeyi bilen biri o.

Ve sen,onu kimseye gösteremeyeceğini,sakat çocuğunu saklayan bir anne gibi onu yabancı gözlerden saklayacağını,ondan kurtulmaya çalışacağını ve ondan kurtulamayacağını biliyorsun.

Kimseye o gizlediklerini söyleyemeyeceksin.
Hiçbir zaman yeterince içten olamayacaksın.
Hep diğer insanlarla aranda bir sır olacak.
Ondan kurtulmak, onu unutmak isteyeceksin.

Yaşanamya çalışılan aşklar,kendini sevişmenin ihtirasına terk etmek için duyulan arzular,çıkılan yolculuklar,binlerce yıldır yazılan sayfalar dolusu yazılar,güneşle sararmış meyvelerden yapılmış içkiler,bunların hepsi o karanlığın aşağılayıcı fısıltılarını duymamak için.

İçimizde taşıdığımız o korkunç düşman,sakladığımız herşeyi içine attığımız o gölgeli uçurum,o aşağılayıcı karanlık,işte o bizim ve belki de bütün insanlığın ana rahmi,.Kendimizi defalarca o karanlıktan doğuruyor, o sırlarla dolu uçurumdan her seferinde başka bir insan olarak tırmanıyor ve her seferinde birisine,bize elini uzatıp kendimizden bir başkası olarak doğmamıza yardım etmesi için yalvarıyoruz.

Aşk nedir diye soruyorsunuz,aşk budur bence,bir insana, kendimizi kendi karanlığımızdan bir başkası olarak doğurmamıza yardım etmesi için yalvarmaktır.

Edebiyat budur,kendimizi kendi karanlığımızdan bir daha doğurmak için binlerce sayfa yazmak ve her sayfada bir doğum anının muhteşem acısını ve zevkini hissetmektir.

Sanat budur.
Bilim budur.
İyi olan ne varsa,o ölümcül karanlıktan doğar.
Kendimizi yeniden yeniden doğururuz...
Yeni birinin,içimizden,içimizi parçalayarak çıkışını hissederiz.
Yaşamak bir başka biri olmaya çalışmaktır.
Söyleyemediğimiz sırlarımızı unutmaya çabalamak ve kendimizi defalarca doğurmaktır.

Kendinden korkmaktır yaşamak.
Kendi karanlığından saklanamk için bir başka karanlık aramaktır.
Kendini sürekli yeniden doğurmak ve her doğuruşta gizlenmesi gereken yeni sırlarla karanlığımızı yeniden büyütmektir.

Şu korkunç cümleden kaçmak için çırpınmaktır.
_Gizlediğin herşeyi biliyorum.

Yeryüzündeki bütün insanları bu tek cümleyle korkutabilirim.
İnsanoğlu ne sağarsa bu korku ve karanlıktan sağar.
ve,herkesin söylenmeyecek sırları vardır.
Ve,kimse yeterince içten olamaz.
Kimsenin kimseyi tam olarak tanıyamaması,içinde korkunç yalanların,utandırıcı hayallerin,aşağılanmayla lekelenmiş yaşanmışlıkların,kırılmış gururların,sevgiyle büyümüş nefretlerin saklı olduğu karanlığı herkesin herkesten saklamasındandır.

Kendimizden bile saklamaya uğraşırız o karanlığı.
O yüzden kendimizi bile tam olarak tanıyamayaız.
Ve o karanlık iyilikler kadar kötülüklerde yaratır.
Bir memesiyle iyiliği,bir memesiyle kötülüğü emziren bir canavardır o.

Her sır yeni bir sırrı doğurur,her yalan yeni bir yalanı,her aldatış yeni bir aldatışı,her nefret yeni bir nefreti,en yakınımızı vurmak için içimizde bilenen yeni bir bıçağı,her yara yeni bir yarayı...

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi yeniden yeniden kendi karanlığımızda doğururuz.

Aşk oradan doğar.
Sanat oradan doğar.
Ve,doğduğumuz yerden yaralarız kendimizi.
Doğduğumuz yerden öldürürüz.
Bütün insanları korkutan cümle şudur:

-Gizlediğin herşeyi biliyorum.
Ve,gerçek şudur...

Gizlediğin herşeyi bilen biri var.
Ve sen onu öldürmeye çalıştıkça o seni doğuracaktır.

Tek bir cümleyle hep ölüp,hep doğacaksın.
Çünki,gizlediğin herşeyi bilen biri var.
Ve, o sensin...


Ahmet Altan...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:43 am

Tavan Arasında

Kitaplar beni hayatın hoyratlığından, kabalığından korurlardı.
Yalnızlıktan da...
Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.
Eline bir kitap alırsın ve birdenkalabalıklaşıverir etrafın.
İşte şimdi yine buradayım.
Kitap kokan bu tavan arasında.
Çocukluğumun kitapları arasında.
Aralarından bir tanesiniçektim.
Küçük tahta merdivenden tavan arasına çıktım.
Ancak çatının sivrilerek yükseldiği orta kısmında ayakta durulabilen bu epeyce dar "sığınak" günün sıcaklığını emerek ısınmıştı, Çamlıca taraflarından esen kuzey rüzgarlarını alan küçük pencereyi açtım.

Duvar kenarlarına yerleştirilmiş raflardaki kitaplara bakabilmek için ya diz çökmek ya da yere uzanmak gerekiyordu.
Sıcak tahtalara uzandım, başımı, yere dayadığım dirseğime koydum, kitapları seyretmeye başladım.

Eski kitaplar.
Çoğunu sahaflardan aldığım, başka ellerden, başka zihinlerden, oralarda izler bırakarak geçtikten sonra bana gelmiş kitaplar.
Hepsinin bir yazılış macerası olduğu gibi bir de okunuş macerası var.
Onları yazanların yazarkenki ruh hallerini merak ettiğim gibi okuyanların da hangi şartlarda, hangi duygularla okuduklarını merak ederim.
Ruhlarında nasıl izler bıraktığını...

Okudukları, akıllarına yer etmiş cümleleri ne zaman, nasıl hatırladıklarını, hangi konuşmalarda, fikirlerini, duygularını daha açık ifade edebilmek için o satırları tekrar ettiklerini...
Tek bir kitabın içinde bile yazanıyla, yazılanıyla, okuyanıyla ne çok insan, ne çok macera gizli.
Sararmış kağıt kokuyor.
Bir zaman sonra insanların hayatından kağıdın çıkacağını bilmek, itiraf etmeliyim ki, içimi acıtıyor.
Kağıdı seviyorum çünkü.
Hışırtısını, kokusunu, dokunuşunu, o sayfaları çevirmeyi, bir kitabı elimde taşımayı, okuduğum bir satır hakkında düşünmek için bazen kitabı açık bir şekilde yanıma koyup ona bakmayı.
Öyle uzun zamanlar geçirdim ki onlarla.
"Saf ve temiz" bir ilişkiydi bizimki.
Çocukken onlardan bir şeyler öğrenmek için okumadım, sadece sevdiğim, zevk aldığım, defalarca defalarca başka hayatların içine girip onları yaşamaktan heyecanlandığım için okudum.
Zaten beni okullardan bunun için attılar.
Bana bir şeyler "öğreten" kitaplara ısınamadığım için.
İyi bir kitap, benim için, bana hayatı unutturup yeni bir hayat yaratan kitaptı.

O kadar çok heyecan, o kadar çok hayat, o kadar çok macera yaşadım ki... Korsan oldum, asker oldum, casus oldum, kumarbaz oldum, gemici oldum, kont oldum, mahkum oldum, sürgün oldum, kaçak oldum, işçi oldum, bilgin oldum, seyyah oldum... Dünyada gezmediğim yer, görmediğim memleket kalmadı.
Hiç öğrenmeye çalışmadan, sadece zevk alarak öğrendim.
Teşvikiye'deki evin arka tarafındaki loş odada yatağıma uzanır, ayaklarımı kalorifere dayar, maceraların arasında kaybolur giderdim.
Kitaplar beni hayatın hoyratlığından, kabalığından korurlardı.
Yalnızlıktan da...
Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.
Eline bir kitap alırsın ve birden kalabalıklaşıverir etrafın.
İşte şimdi yine buradayım.
Kitap kokan bu tavan arasında.
Çocukluğumun kitapları arasında.
Aralarından bir tanesini çektim.
Andre Gide'in Denemeler'i, 1955 yılında basılmış, Suut Kemal Yetkin çevirmiş.
Bir denemesinde Oscar Wilde'la nasıl tanıştığını anlatıyor.
Oradakilerin çoğunu hatırlıyorum.
Ama on iki yaşlarındayken okuduğum bu denemede gözümden kaçan bir paragraf buldum.
Tanıştıkları ilk gece diğer iki arkadaşlarıyla birlikte yemek yemişler, Wilde her zaman olduğu gibi bütün yemek boyunca konuşup, hemen orada aklından yazdığı masalları anlatmış.

Yemekten sonra lokantadan çıkıp yürürlerken bir ara Gide'i durdurup yüzüne bakmış:
- Dudaklarınızı beğenmiyorum, demiş, ömründe bir defa olsun yalan söylememiş insanın dudakları gibi düz. Dudaklarınızın eski bir Yunan maskesindeki dudaklar gibi güzel ve kıvrık olması için size yalan söylemeyi öğreteceğim.
Wilde, bunu Gide'e söylüyor, bir romancıya, mesleği, gerçeklerden bile daha çok gerçeğe benzeyen yalanlar uydurmak olan birine.
Onun kendini beğenmiş küstahlığına uygun bir cümle...
Öylesine büyük bir zekası vardı, o kadar güzel anlatıyordu, insanların inançlarını altüst etmekten öylesine büyük bir zevk alıyordu ki beyninin ışıklı ejderhasından etkilenmemesi, saçtığı ışıklar içinde soluklaşan çevresindekileri küçümsememesi, küstahlaşmaması neredeyse imkansızdı.
Karşılaştığı insanlarda hayranlık ve nefret uyandırıyordu, bazen ikisini de aynı anda.
Hiçbir sözcük, hiçbir kavram, hiçbir tabu onu korkutmuyordu, zekası insanların yarattığı sınırların içine sığamayacak kadar coşkulu ve genişti.
"Size yalan söylemeyi öğreteceğim."
Yalan söylemek öğretilebilir mi?
Dürüstlüğün öğretilebileceğini sanıyorum ama yalanın değil.
Biz, hepimiz, yalanı bilerek doğuyoruz bence.
Hemen hemen hepimiz yalan söylüyoruz, en dürüstlerimiz bile, bazen iyi nedenlerle bazen kötü nedenlerle ama daima gerçeği değiştirip, onu "olması gereken" kılığa sokuyoruz.
Çünkü gerçekler "olması gerektiği" gibi değil her zaman.
Başkalarını bırakın, kendimize bile yalan söylediğimiz olmuyor mu?
Kaçımız, gerçeği bütünüyle görüp kabul edebiliyor?

Bir gün dürüst yanımız ayaklansa, ruhumuzu zaptetse ve kendimize söylediğimiz bütünyalanları tek tek yüzümüze vursa...
Ne hissederdik?
Şaşkınlık, kırgınlık, korku, telaş...
Hangimiz bütün duygularımızı açıkça kendimize söylüyoruz?
Hemen hemen hiçbirimiz...
Çünkü gerçeklerin bizim için "gerçek" olabilmesi için onları önce kendimize itiraf etmemiz gerekiyor ve itiraf ettiğimizde bütün gerçeklerin, görüntülerin hatta hayatımızın değişeceğini bilerek itiraf etmek kolay değil.
Birçok yalanı gerçek gibi yaşıyoruz o yüzden.
Yalan, bizim gerçeğimizin bir parçası.
Bu tavan arasında içi yalanlarla dolu kitapların ortasındayım.
Onların yalanları, dışarıdaki gerçeklerden çok daha hoş, çok daha sevimli geliyor bana.
İşin tuhafı şu ki, hayata dair birçok gerçeği ben o yalanlardan öğrendim.
Hatta belki de bu sayede, yalanların arasında bulduğum ipuçlarından gerçeklere ulaşmanın yolunu keşfettim.
Gördüklerimle eğlenmeyi de...
Gide'in Wilde'la ilgili anlattıklarında da bazı yalanlar olabileceğinden kuşkulanıyorum doğrusu.
Andre Gide, kendi eşcinselliğini dönemin şartları gereği saklayarak yaşamaya çalışırken Wilde o tuhaf cesaretiyle bunu çok daha açık yaşayabiliyordu, Fransız yazarın İngiliz yazara duyduğu o büyük ilginin bununla da bir bağlantısı olabileceği geliyor aklıma.

Edebiyatın hamuruna karışmış dedikoduya da biraz değmek istersek eğer, aralarında neler olup bittiğini de merak ettiğimi söyleyebilirim.
Wilde, şaşırtıcı şeyler anlatıyordu Gide'e.
"Heredia'nın evindeydik, beni davetlilerle dolu salonun ortasında bir kenara çekmişti.
- Bir sır... Ama bunu kimseye söylemeyeceğinize söz veriniz... Biliyor musunuz İsa neden annesini sevmezdi?
Bunu alçak sesle, söylemekten utanç duyuyormuş gibi kulağıma fısıldamıştı.
Kısa bir duraklamadan sonra kolumu yakalıyor, geriye çekiyor, sonra kahkahalarla gülerek birden:
- Bakireydi de ondan, diyor."
Jose- Maria Heredia'nın evinde konuşan Oscar Wilde ve Andre Gide...
Acaba o günlerde edebiyat tarihine geçeceklerini biliyorlar mıydı?
Aralarında en büyük acıyı hangisi çekti acaba?
Wilde, sınırsızlığının bedelini utandırıcı mahkemelerde yargılanarak, hapishanelerde yatarak, dostlarının çoğunu kaybederek ödedi.
Gide, politik inançlarından kuşkuya düşerek, bunları açıklayarak ve ağır suçlamalarla aşağılanarak acı çekti.
Bir keresinde bir eleştirmen Wilde için "düşüncelerini daha iyi gizlemek için güzel hikayeler uydurduğunu" yazmış.
Wilde gazetedeki makaleyi okuması için Gide'e uzatıp,

- Bu adamlar sanıyorlar ki, demiş, bütün düşünceler çıplak doğar... Benim ancak hikaye ile düşünebileceğimi bir türlü anlamıyorlar... Heykelci düşüncesini mermere geçirmeyi aramaz, doğrudan doğruya mermerle düşünür.
Zekanın gümüş kalkanları arkasında dokunulmaz görünen Wilde bile bazen yaralanabiliyordu.
Bir seferinde ruhla beden arasındaki ilişkiyi unutulmaz bir biçimde anlatır Gide'e.

" Ruh, bedende ihtiyar olarak doğar... Beden, ruhu gençleştirmek için ihtiyarlar."
Yıllar sonra Cezayir'de yeniden karşılaşmışlar.
İngiltere'de bir davanın ve büyük bir ihtimalle bir mahkumiyetin Wilde'ı beklediğini herkes biliyormuş.
Gide de ona ülkesine dönmemesini söylemiş.
- Londra'ya dönerseniz ne olacak? Nasıl bir tehlikeye atıldığınızı biliyor musunuz?
- İnsan, kendini bekleyen tehlikeyi hiç bilmemelidir... Ne tuhaftır şu benim dostlarım bana tedbir tavsiye ediyorlar... Tedbir. Ben tedbirli olabilir miyim? Bu, gerilemek olur... Ben ise mümkün olduğu kadar ileriye gidebilmeliyim... Ama daha ileriye gidemiyorum... Bir şey olmalı, başka bir şey...
Wilde ertesi gün gemiye binip gitmiş.

Sonrası mahkumiyet ve unutulmaz bir hapishane şiiri.
Yerde yatıyorum.
Elimde 1955 basımı bir kitap.
Gide'in Denemeler'i.
Çevremde, içi yalanlarla dolu kitaplar.
Küçük pencereden esen kuzey rüzgarı tavan arasının ağır sıcaklığını dalgalandırıyor.
Ne çok sevdim ben bu kitapları.
Ne çok sığındım onlara...
Burada, bu tavan arasında, hayattan ve dünyadan uzak, çocukluk kitaplarımla mutluyum.
Bu gece burada kalacağım.
O dar merdivenden dünyaya inmeyeceğim.

AHMET ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:44 am

Ağustos Kuşları

Ağustos kuşları
Derin, saf, mavi bir gökyüzünde kara noktalardan oluşmuş kıpırtılı kara bir yumak helezonlar çizerek dönüyor.
Onlara bakıyorum.
Bir ucundan katılan kalabalık ve karışık siyah noktalarla büyüyen yumak diğer ucundan zarif ve düzenli bir ok gibi çıkarak maviliğin içlerine doğru uçuyor.
Gidiyorlar.
Onlara bakıyorum.
Garip bir hüzünle bakıyorum onlara.
Bir şeyin bittiğini söylüyorlar bana.
Başka bir şeyin başlayacağını da.
Onlar gittikten sonra bir zaman boş kalacak o saf mavilik.
Bilmediği bir şeyi özler gibi bomboş bekleyecek.
Ayrıldığımız sevdiklerimizle, buluşacağımız ve henüz kim olduklarını bilmediğimiz seveceklerimiz arasındaki o kederli, yalnız ve yalnızlığında gizli ümitlerle beklentiler taşıyan boşluk.
Uzaklaşanları görüyoruz, anıları taze.
Tanıyoruz gidenleri.
O berrak mavilik bir zaman sonra yeni kuşlar bulacak, ışıkları değişecek, bulutları, yağmurları, sonbaharla şeffaflaşmış güneşleri olacak.
Yaşanmış olanlardan kopmak zor.
Yaşanacak olanları beklemek heyecanlı.
İkisinin arasında, derin ve yalnız bir gökyüzü gibi hüzünlü bir boşluk var.
İçinden geçilmesi en zor olan zaman.
Kendi boşluğuyla daralmış o kederli ruh nasıl da gidenleri yakalamak, geçmişe tutunmak ister.
Nasıl da hüzünle bakar gitme vakti gelenlere.
Ne çok insan, böyle bir kederli boşlukta, geleceği beklemeye sabrı ve gücü yetmediğinden yanlış bir karar verip geçmişi yaşatmaya çalıştı.
Halbuki kural ne kadar açık.
Gitme vakti gelen gidecek.
Boş bir gökyüzü gibi gelecek olanları bekleyeceksin.
Kederle, hüzünle ve sabırla.
Gitmenin bir mevsimi var.
Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi.
Bir mevsimi var boş bir gökyüzü gibi beklemenin.
Gidenleri biliyoruz.
Sesleri, fısıltıları, kokuları, gülüşleri ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın.
Bize değdikleri yerleri kopartacaklar giderken.
Kopmanın sancısını duyacağız.
Kuşlarını yitirmiş bir gökyüzü gibi kendi acısıyla yankılanacak içimiz.
Bir zaman, sonsuza dek öyle bomboş kalacağından korkacak.
Sonra tek tük yeni kuşlar gelecek.
Sonra değişik ötüşleri olan dağınık sürüler.
Bulutlar, yağmurlar, yeni ışıklar, şeffaflaşmış güneşler.
Gelecek olanları tanımıyoruz.
Yüzleri nasıl, sesleri nasıl, kokuları nasıl bilmiyoruz, üzülünce nasıl bakıyorlar, sevinince nasıl, bilmiyoruz.
Yeni gülüşlere alışacağız. Yeni dokunuşlara.
Sözcüklerin bir başka biçimde söylenebileceğini de göreceğiz. Şu anda hiç tanımadığımız bir beden birkaç ay sonra sıcak bir sokulganlıkla yanımıza uzandığında, bir yabancıdan bir sevgili yaratan bu tabiata şaşacağız.
Giden kuşlara bakıyorum hüzünle.
Süzülerek uzaklaşıyorlar.
Gitmenin bir mevsimi var.
Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi.
Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi beklemenin.
Niceleri, bomboş bir gökyüzü gibi durmanın azabına dayanamadığından gidenleri yolundan döndürdü.
Ölü kuşları oldu onların.
Ölü kuşlarla doldu mavilikleri.
Derin, saf, boş bir gökyüzü gibi kederle durun.
Gelecekler.
Yeni sesleri, yeni kokuları, yeni dokunuşlarıyla gelecekler.
Sözcüklerin başka türlü söylenebileceğini de öğreneceksiniz.
Her kederden bir ümide kapı açan bu tuhaf tabiata şaşacaksınız.
Unutmayın, gitmenin bir mevsimi var.
Gelecekleri beklemenin bir mevsimi.
Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi durmanın.
Gelenler, sadece beklemesini bilenlere geliyor.
Bekleyin...
Gelecekler.

Ahmet ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:45 am

Erken Bir Yaz Sabahı


Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum. Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı...
Parlak, mavi bir yaz sabahı.
Sakin, sessiz.
Sanki hiçbir sese, hiçbir harekete tahammülü yok.
Müziği kapattım.
Dümdüz lacivert bir deniz, koruluklarının yeşili bile gözüken adalar, bir beyaz yelkenli, uzaklarda bir şilep.
Balkondaki sardunyaların kızgın kızıllığından bile rahatsız olan bu masum ve aydınlık sabah, kendi mavi masumiyetiyle hayatın bütün karmaşasını, düşünceleri, duyguları reddediyor sanki.
Bu ışıklı sessiz örtünün altında yatan heyecan verici karanlıklara uzanan yollar erken yaz sabahının sükunetiyle kesilmiş.
İnsan, bu durgun güzelliğe boyun eğmekten başka bir çare bulamıyor.
Sessiz mavi bir yaz sabahının bir parçası oluyor.
Bir sevinç bile istemiyor.
Hiçbir duygu olmamalı, bir düşünce bulunmamalı.
Bir maviliğin içinde süzülmelisin.
Bu sabah vaktinin bir parçası olmalısın.
Ve bunun için, bütün varlığından, geçmişinden, hayallerinden bir anlığına da olsa vazgeçmeli, bu sükuneti bozacak hiçbir kıpırtıyı içinde taşımamalısın.
O sessizliğin içine kendimi istekle bıraktım.
Hiçbir şey olmamanın muhteşem sükunetiyle uçuk bir maviliğe büründüm, kendimi terkettim.
Minik bir yaprak bile değilim, kavak ağaçlarının uçuşan pamukçukları da değilim, bir ağaç ya da bir çiçek de değilim.
Mavi bir sabahım şimdi ben.
Bütün derinliklerim sessiz.
Beni çağıran hiçbir şey yok.
Hiçbir yere gitmeyeceğim.
Hiçbir şey düşünmeyeceğim.
Hiçbir şey hissetmeyeceğim.
Kendi sesim de dahil bütün seslerden uzaklaştım.
Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum.
Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı.
Ona hiçbir şey değmemeli, dokunmamalı, değerse küser ve kararır.
Hatta güzelliğini bile seyretmemelisin.
Bir parçası olmalı, o maviliğe karışmalısın.
Uyandığımda bende olan ne varsa artık yok.
Ben yokum.
Bir sabah vaktiyim.
Sessizim, sakinim, maviyim.
Beni terkeden herşey, bütün sesler, bütün düşünceler, bütün duygular, bütün kaygılar, bütün özlemler aniden ve büyük bir gürültüyle geri dönecekler, bunu biliyorum.
Ben, yine ben olacağım.
Hayat, yine hayat olacak.
Bu mavi örtünün altında dolaşan o olağanüstü karmaşa, bütün karanlığı ve çekiciliğiyle yeniden ortaya çıkacak.
Onları yeniden gördüğümde belki de çok sevineceğim.
Ama, şu kısa an, sabahın içinde dağılıp bir mavi sabah olduğum şu vakit, neredeyse inanılmaz olan bu tanrısal armağan, herkes gibi benim de en çok kurtulmak istediğimden, kendimden kurtarıyor beni.
İçimde dolaşıp duran, birbiriyle çatışan, beni bazen eğlendirip bazen yoran bütün o 'ben'ler sustular, gittiler, yokoldular.
Issız içim.
Kendi ıssızlığını da özlüyor bazen insan.
Bunun asla ele geçemeyeceğini, o kalabalığın asla beni terketmeyeceğini sanırken, erken bir yaz sabahı, beni kalabalıklarımdan kurtarıp içine aldı.
Görkemli bir cömertlikle kendini bütünüyle bana verirken, beni de inanılmaz bir hoşgörüyle kendi içine kabul etti.
Bir şarkı duymak istemiyorum.
Hiçbir şeyi, bir çiçeği, bir insanı, bir ağacı, bir kuşu, bir duyguyu tek başına görmek istemiyorum.
Bu bütünlük, kalabildiği kadar bir bütün olarak kalmalı.
Onun parçası olmalıyım.
Tek olan her şey bu bütünlüğü bozacak.
Ben bir bütünün parçası olamayacağım o zaman.
Bütüne bazen hayranlıkla, bazen merakla, bazen dehşetle bakan, ayrı bir parça haline geleceğim yeniden.
Buna da sevineceğim belki.
Ama şimdi...
Şimdi değil...
Parlak, mavi bir yaz sabahı.
Sessiz ve sakin.
Ben yokum.
Siz yoksunuz.
Kimse yok.
Mavi bir sabah var yalnızca.
Ve, mavi bir sabah vaktiyim şimdi ben.

Ahmet ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:46 am

Kalabalıklara Karışmak...

Herkesin, kendisi olmaktan sıkıldığı zamanlar vardır.

Dertlerinin, sıkıntılarının, kederlerinin kendi küçük hayatının havuzuna sığmadığı zamanlar.

Geçmişini, gününü hatta geleceğini unutmak, bütün varlığını ıslak bir palto gibi bir portmantoya asıp yürümek istediği zamanlar.

Hemen hemen herkes bilir bu duyguyu.

Bu kendinden kaçma isteğini.

Sanırım, bayramlar bunun için icat edilmiştir.

Herkes kendi “küçük havuzunun” suyunu, büyük kalabalıkların denizine boşaltabilsin, bir zamanlığına da olsa kendini unutabilsin diye.

Herkesin bir araya gelip oluşturduğu ama kendisini oluşturan herkesten daha başka bir şey olan kalabalıklar iyi sığınaklardır.

İnsanların acıları ne kadar artarsa, kalabalıklara olan tutkusu da o kadar artar.

Ezilen, acı çeken, hayatın sıkıntılarıyla bunalan insanların, parçası oldukları kalabalıklara, aşiretlerine, dinlerine, milletlerine olan düşkünlüklerinin fazlalaşması, içine akacakları, kendilerini unutacakları bir denize duydukları ihtiyacın güçlenmesindendir.

Bazen, insanlar ortak öfkelerinde buluşup, kalabalıklara karışarak, bir düşmana karşı kinlerini bileyerek unuturlar kendilerini.

Bu tür kalabalıkların içinde acılarını unutanlar, kısa süre sonra daha büyük, daha ortak ve daha unutulmaz acılarla karşılaşırlar.

Savaşlar, kıyımlar, kanlı saldırılar, bu tür kalabalıklara karışan insanların aktığı karanlık denizlerdir.

Böyle zamanlarda, kalabalıkları uyarmak henüz kendini ve aklını kaybetmemiş olanlara düşer.

Öyle zamanlarda “durun” diye bağırmaya uğraşırsınız.

Bir de bayramlar, ortak sevinçler vardır.

Bence, öyle zamanlarda, o kalabalığın içine akmamış olanlar da susmak nezaketini göstermelidir.

Gerçekleri unutmak isteyenlerle birlikte birkaç günlüğüne siz de gerçekleri unutabilirsiniz.

Hatta o kalabalıklara karışabilir, bir süreliğine, başkaları gibi siz de kendinizden kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Genç bir çocuğun vurduğu topun kaleye girmesiyle birlikte “gol” diye bağırabilir, bunu hayatınızın en sevinçli anlarından biri haline getirebilir, coşabilir, sevinebilir, sizi kucaklayıp, size kendinizi unutma imkanını verecek kalabalıklara karışabilirsiniz.

Bir çiçek tarhının içine yatar gibi çocuksu bir neşeyle kalabalıklara bırakabilirsiniz kendinizi.

Çiçekten bir spalto gibi sarınırsınız kalabalığı.

O, sizi kucaklar

Sizi ısıtır.

Size, kendinizden başka bir şey olma olanağını bağışlar.

Bayramlar bunun içindir.

Kendisi olmaktan sıkılanların, yeniden kendileri olmadan önce durup, rahat bir soluk alarak, güç toplayacakları mola yerleridir onlar.

Bugünlerde bize böyle bir bayram bağışlandı.

Ait olduğumuz kalabalığın renklerini taşıyan genç çocuklar futbol denilen tuhaf ve eğlenceli oyunda mucizeyi andıran başarılar gösteriyorlar.

İnsanın kendisi olmasının, bir kalabalığın parçası olmaktan daha önemli olduğunu bilebilirsiniz, kendinizi kalabalıklara bırakıp gerçekleri unuttuktan sonra yeniden kendinize döndüğünüzde gerçeklerin orada duruyor olacağını unutmayabilirsiniz.

Ama her zaman kendiniz ve her zaman akıllı olmak zorunda değilsiniz.

İnsan bazen kendinden başka biri olmak ister.

Kalabalıklara karışmak ister.

Bayramlar bunun içindir.

Kapınızı çalan bir bayramı bence, cevapsız bırakmayın.

Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün.

Korkmayın.

Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız....
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:47 am

Özlemek

Birden özleyiveriyorsunuz...
Çoktan unuttuğunuzu sandığınız
ya da yalnızca bir kere karşılaştığınız
ve özlemek için yeteri kadar tanımadığınız birini
bir sabah çılgınca özleyerek uyanıyorsunuz.

Rüyalarınız, içinizdeki o gizli,
esrarını ele vermez büyücü,
siz çarşaflarınızın arasında,
bütün tehlikelerden uzak,
güvenle yattığınızı sandiğınız bir anda,
usulca ruhunuza sokulup,
sizden habersiz oralara yığılmış cephanelikleri
birer birer ateşleyiveriyor.
infilaklarla sarsılarak uyanıyorsunuz.
Hayatınızda olmayan birini hayatınıza almak,
ona dokunmak,
onun sesini duymak için kıvranırken
buluveriyorsunuz kendinizi...

Özlemek, o yakıcı istek,
bilinen herşeyi ve önem sırasını değiştiriveriyor.
Özlediğiniz ise çok uzaklarda...
Yanında olmasını istediğiniz halde
yanınızda olmayan bir tek kişi,
yanınıza bile yaklaşmadan,
hatta onu özlediğinizden
ve onu istediğinizden haberdar bile olmadan,
bütün hayatı,
bütün görüntüleri eritip
başka kılıklara sokuyor...

Ahmet ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:48 am

Kendi İçini Oku

Belki yanılıyorum ama ben, insanlara "kendin için birini yarat" dediklerinde, en güzeli, en kusursuzu, en iyiyi, en mükemmeli yaratmak isteyeceklerinden endişeleniyorum, böyle bir kusursuzluk ve mükemmeliyet, gecesi olmayan bir gündüz gibi sürekli aydınlığıyla insani bıktırır diye düşünüyorum.

Kötülüğü olmayan bir iyilik sıkıcıdır bence. İyiliği olmayan bir kötülüğün sıkıcı olması gibi. Sanırım, tanrıyı muhteşem kılan, onun iyilik ve kötülük arasında tarafsız kalması, iyiliği yarattığı gibi kötülüğü de, kusursuzluğu yaratabildiği gibi kusuru da yaratabilmesidir.

Bernard Show o çok ünlü piyesinin adini Ovidius'tan ödünç almıştı. Ovidius, yaptığı kusursuz bir kadın heykeline asık olan Pygmalion adındaki bir heykeltıraşı anlatıyordu, bir tanrıça bu zavallı heykeltıraşa acıyıp, fildişi heykele hayat vermiş ve bir insan kendi yarattığı bir başka insana dokunabilmişti. Bir asra yaklaşan ömründe hiçbir kadına dokunmamış olan Show ise bir bilim adamının alt tabakadan bir kadını alıp bir hanımefendi yaratmasının hikâyesini yazmıştı. Aralarında yaklaşık bin sekiz yüz yıllık bir zaman farkı bulunan, yaşadıkları dönemin yerleşik değerleriyle anlaşamayan bir sairle bir yazar, insanin kendi istediği gibi, kendine göre bir insan yaratmasıyla ilgilenmişlerdi. İki "uyumsuz" yazar, garip bir içgüdüyle sanki "uyumu" insan tarafından yaratılan bir insanda aramışlardı. Kendin için birisini yaratmak... Bu, herkesin hayalidir biraz. Sorunun, "yaratılmış" olanların çirkinliklerinde, eksikliklerinde, kötülüklerinde olduğuna inanmanın bizi sürüklediği oyuncaklı bir fantezi, "ben yaratsam daha iyisini yaratırdım" iddiası.

Peki, bu güç size bağışlansaydı, "kendin için birini yarat" denseydi ne yapardınız, nasıl birini yaratırdınız? Sanırım, hemen kusursuz birini yaratmak için ise koyulurdunuz. Çok güzel bir kadın ya da çok yakışıklı bir erkek. Gerçekten bu kadar güzel birini ister miydiniz? Hem psikolog hem de yazar olan Irkin Yalom'un, bir kitabında, epeyce galiz bir ifadeyle söyle yazdığını hatırlıyorum: "Her güzel kadının yanında, güzel bir kadını düzmekten bunalmış bir erkek vardır." Binlerce kitap okuduktan, yüzlerce hastayla konuştuktan, insanların ruhsal sorunlarını inceledikten sonra Yalom, güzel bir kadını "düzmenin" sıkıcı ve bunaltıcı olduğu sonucuna varmış ve bunu pek sık rastlanmayan bir ifadeyle dile getirmişti. Doğrusu ben bunu anlatmak için bu kadar çıplak kelimeleri tercih etmezdim ama kusursuz bir güzelliğin bunaltıcı olabildiğine inandığımı söylerdim; kusursuzluğun bir tekdüzeliğe dönüşmesi çok kolaydır çünkü.

Kusurlar bize daima keşfedilecek esrarlı bir alan sağlarlar, sarıldığımız kusurlu bir vücutta yalnızca bize ait, çekiciliği başkaları tarafından fark edilemeyecek, yalnızca bizim tarafımızdan sevilebilecek, benimseyip kendimizden bir parça haline getirebileceğimiz birçok ayrıntı bulabiliriz. Güzel ve kusursuz bir vücut ise, sadece o vücutla övünen sahibinindir ve bize keşfedilecek özel hiçbir şey bırakmaz. Kusursuz bir güzellik bana kalabalıklara açık düzenli bir parkı anımsatır hep, kusurlarda ise bir ormanın loş bir gölgelikle saklanmış esrarengiz cazibesinin bulunduğunu sanırım.

Yarattığınıza bir heykelin kusursuz güzelliğini verdiniz, peki kişiliğini nasıl yapardınız, nasıl bir karakter verirdiniz ona? Herhalde, eksikleri olmasına tahammül edemez, onu her koşulda davranması gerektiği gibi davranan, bilgili, zeki, zarif biri yapardınız. Böylesine mükemmel olmasının onun doğallığını bozabileceğini düşünmez miydiniz? Hiç ağlamayan, hiç kavga etmeyen, biraz önce söylediğinden arsız bir çocuk gülümsemesiyle vazgeçip tersini söylemeyen, resmi bir davetten çıkışta sizi bir kuytuluğa çekip "öpsene beni" demeyen, "bugün ise gitme kırlara gidelim," diye tutturmayan, kıskançlık krizleri geçirmeyen bir kadın ister miydiniz gerçekten? Hiçbir çelişkisi olmayan, düz, akilli, ani çoksulara ya da ani üzüntülere kapılmayan, sizi birdenbire boynunuzdan öpmeyen bir kadınla geçirmek ister miydiniz hayatinizi? Ya da çok akilli, çok kibar, her öneriyi "simdi sırası değil" diye mantıklı bir biçimde cevaplayan, her kaprisinizi hep ayni olgun gülümseyişle karşılayan, öfkelenmeyen, siz manasız bir kavga çıkarmak için iştahla kıvranırken size o kavgayı bağışlamayan, düzeltebileceğiniz, eleştirebileceğiniz hiçbir yani olmayan, hiç tembellik etmeyen, asla annesini özlemiş bir çocuk gibi bakmayan bir erkekle olmak ister miydiniz? Ruhunu nasıl yapardınız? İyi biri olmasını isterdiniz herhalde. Kimse için kötülük düşünmeyen, kıskanmayan, övünmeyen, böbürlenmeyen, şımarıklık etmeyen, şiddet belirtisi göstermeyen, bencillik yapmayan, sizi aldatma ihtimali olmayan, sadık, vefalı, yalan söylemeyen, dürüst, saygılı, sevgi dolu, masum, bir su gibi berrak ve temiz birini mi isterdiniz? İster miydiniz gerçekten? Sizi güven ve huzur içinde yaşatacak birini mi yaratırdınız? Eğer böyle birini istediğinizi, böyle birini yaratacağınızı söylüyorsanız, size, bugüne dek asık olduğunuz insanları bir düşünmenizi, önerebilirim.

Aşık olduklarınızdan kaçı masumdu, kaçının aldatmayacağından emindiniz, kaçı tam anlamıyla dürüsttü, kaçı bencil değildi, kaçı başkalarına bakmıyordu, kaçının yanında huzur kadar huzursuzluk da hissetmediniz? Belki yanılıyorum ama ben, insanlara "kendin için birini yarat" dediklerinde, en güzeli, en kusursuzu, en iyiyi, en mükemmeli yaratmak isteyeceklerinden endişeleniyorum, böyle bir kusursuzluk ve mükemmeliyet, gecesi olmayan bir gündüz gibi sürekli aydınlığıyla insani bıktırır diye düşünüyorum.

Kötülüğü olmayan bir iyilik sıkıcıdır bence. İyiliği olmayan bir kötülüğün sıkıcı olması gibi. Sanırım, tanrıyı muhteşem kılan, onun iyilik ve kötülük arasında tarafsız kalması, iyiliği yarattığı gibi kötülüğü de, kusursuzluğu yaratabildiği gibi kusuru da yaratabilmesidir. Bizim "kusursuzluk ve iyilik" düşkünlüğümüz yoktur onda. Eğer Ovidius'un heykeltıraş Pygmalion'a bağışladığı güç bana da bağışlansaydı sanırım, kusursuz biri yerine, sevdiğim kusurlara sahip birini yaratmak isterdim. Bazı kusurları severim çünkü. Birini yarat" dediklerinde bizim hemen en muhteşemin peşine düşmemize karşın yarattığı milyarlarca insanda asla en mükemmele ulaşmayan, hayatin çekiciliğinin bu eksiklikte olduğunu bilen tanrıya tek sitemim de bu olabilir zaten, ben onun yarattığı kusurları severken onun kendi yarattığı kusurlardan şikayetçiymiş gibi durması.

Ahmet Altan
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
poe
tecrübeli üye
tecrübeli üye
avatar

Mesaj Sayısı : 193
ruh hali :
Kayıt tarihi : 07/10/08

MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   Salı Ekim 14, 2008 8:48 am

Bir papatya tarlası düşün..
İlkbahar ayı..
Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun...
Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker..
Binlercesinden birisidir ama sen, onun yanına gidersin..
Onda seni çeken bir şeyler vardır ..
O papatyayı olduğu yerden koparırsın ..
Sadece senin olsun istersin, sadece senin ..
Öleceğini düşünmeden. Ve gidersin o tarladan ...
İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve
hapsedici.

İşte bu TUTKU..


Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur..
Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker..
Yaklaşırsın, yanına gidersin o papatyanın..
Gözlerin başkasını görmez olur o an.
Onun için herşeyi yapmak istersin... Dokunmak istersin..
Dokunamazsin, orda, onunla ölmek istersin.
Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir
burnuna.. Dayanamazsın onun kokusuna..
Unutturur herşeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin..
O papatya orda kalmıştır, yüreğinin bir kenarında..
Paylaşılmamıştır bir çok şey..
Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona..

İşte bu AŞK...


Yine o yoldasın.. Papatya tarlasının yanından geçen..
Ve yine bir papatya ...
Milyonlarcasının içinde seni çeker..
Gidersin yanına.. Orda kalakalırsın..
O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın..
Tüm gücünle onunla olmak istersin..
Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın..
Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalırsın...

İşte bu da SEVGİ ..


Ahmet ALTAN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ahmet Altan Hayatı Ve Eserleri
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Vanessa Hayatı
» Ahmet Kaya 23 full albüm no rapid
» Tolga Çevik ve Ailesi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
CeyhunYılmaz :: Edebiyat Şiir Hikaye :: Şair Ve Yazarlar-
Buraya geçin: